ahmetgezer asked: Balıkları çok severim, ben sende sever misin peki ?

denizde, gölde, derede, ızgarada, tabakta, midede… her şekilde sevilir ki balık. ha, buradan, ‘hani bizim ızgara işi n’oldu?’ çıkarımını yapma hakkını saklı tutabilirsin. evet.

The Beatles - Ask Me Why

[Flash 9 is required to listen to audio.]

that I, I, I, I should never, never, never be blue.

insanın canı sıkılır bazen.

sabah uyandım. bazen sabahları uyanma gibi ilginç bir alışkanlığım oluyor, o günlerden biriydi. uyandım. annemler evde yoktu. koskoca evde sadece ben, bir de kız kardeşim bulunuyorduk. acıkmıştı, zira onun da bazen acıkma gibi ilginç alışkanlıkları var. ona yemek hazırladım. babam da yoktu. üç katlı evde yalnızca iki kişiydik, öyle ki hayvanlarımız bile terk etmişti bizi, tam olarak bölünemiyorduk katlara. sonra senden gelmiş olan mesajı fark ettim, cevap yazdım. gönder tuşuna bastığımda ‘message was not send, try again?’ dedi. o an kontörümle birlikte mesaj hakkımın da bittiğini ağladım. yeniden denedim. sonuç aynıydı. aynı kırmızı yazıyı tekrar tekrar görmekteydim. pes etmedim bir süre. o sıra annem ve babam egenin incisi denilen izmirin kordonunda huşu içindeki adımlarını muayenehaneye yöneltmişlerdi. güneş kordonda parlıyordu muhtemelen, sıcaktı. annemin çantasında bir şişe su vardı ve onlar doktora gidiyorlardı. bizse, kız kardeşim ve ben, yazlıkçılarının bile uğramayı unuttuğu villa medusada yapayalnızdık. sükûtun ne denli rahatsız edici olabileceğini anladığımız o anlardan biriydi, nefes alış verişlerimiz dört duvara çarpıp fuzulî varoluşlarımıza geri dönerek zaman algımızı daha da yavaşlatıyordu. birkaç saat sonra, bizimkilerin gelmesiyle yakıcı sıcağa aldırmaksızın dışarı çıktım. saat altı buçuktu ve ben güneş kremi sürüyordum. o denli sıcaktı. burada hava yazın sıcak olabiliyor, neyse ki kışın soğuma alışkanlığı yok. adımlarımı heyecan içinde markete yönelterek kontör yüklettim. alelacele adımlarla güneşin, deniz üzerinde süzülmeye kalkacağı saatlerde seninle konuşma istenciyle deniz kıyısına yürüdüm. güneş, yavaş ve sıcak bir güvercinden farksız, alev kanatlarıyla göz kırpmaktaydı. beton yığınının üzerine oturdum. seni aradım. açmadın. muhtemelen otobüste olduğundan duymadığını düşündüm. daha erkendi. belki uyumuştun ya da. panoramada, o beton yığınının üzerine oturmuş ben tenimi güneş tüm sıcaklığıyla kavururken, ayağımda bulunan yıldız şeklinde boncuklarla bezeli, eskidiğinden maviliğinden eser kalmamış, parmak arası terliklerimle bir sokak çocuğundan farksızdım. üzerimde bilmem kaç milyon yıllık, mavi-kahverengi çizgili bir tişört vardı, altımda ise siyah, kısa bir şort, pazardan özenle beş liraya alınmış. saçlarım, telefon kablosundan hallice bir tokayla tutturulmuştu. gözlerim denize sabit. bense kendimi sokak çocuğundan çok deniz çocuğu olarak nitelendiriyordum. hiçbir sokak, uçsuz bucaksız maviliğiyle ufukta kaybolup giden deniz kadar dinlendirici yahut hırçın olamaz. hiçbir deniz de, mahalle aralarındaki o sıcak, eski komşuluk geleneğinin sürdürüldüğü ufak, yeşil sokaklar kadar sinsi değildir. sokaklar insan öldürmez, sokaklarda insanlar insanları öldürür. ama denizin öldürmesi için insana gerek yoktur, zira bu nedenle sinsi değildir deniz. onun içine girerken ölümle antlaşmanı çoktan imzalamışsındır. deniz çocuğuydum bu yüzden, lâkin dalgalarım sokaktaki tek bir kum tanesini dövebilecek kadar güçlü değildi. oysa deniz, deniz usanmaksızın kayaları döverdi. seni düşündüm ben. en çok seni. senin hayaline kapılmışken cüzdanımı unutarak eve gidecek yolu tırmanmaya başladım. pek çoğunu kat ettikten sonra cüzdanımı unuttuğumu hatırlayarak koşarcasına geri döndüm. demek her ne kadar deniz çocuğu olsam da onun kadar asi, hırçın, dingin ve ürün kodsuz olamıyormuşum.  ürün kodumu taşıyan kırmızı, üzerinde türk bayrağı ve benim resmim bulunan kâğıt parçası oradaydı. denizin bile sınırları var, dedim. denize bile sınır koymaya çalışıyor insan. topraklara da koyuyor, sokakların bile ismi, şehirlerin bile ürün kodu var. sonra yürüdüm, yürüdüm.

biraz kaçıp gitme istenci, biraz melankoli sıkıyorum boynuma. dudaklarıma fransızca sürüyorum, entellektüelite geçiriyorum üzerime. bolca sıkıntı takıp takıştırıyorum. psychodelic bir melodi ayaklarımda. yürüyorum, kendimi odada bırakmışım. ve yüzümü, en çok da yüzümü bırakmışım geride. görmeye, duymaya, konuşmaya ihtiyacım yokmuş. yürüyorum. yağmur damlaları düşüyor üzerime. adım yok. kimliğim yok. sorumluluklarım yok. beni seven, arayacak kimsem ya da kıyafetlerim de. zincirler yok, kimlik numaraları, okul numaraları, aidatlar… parklarda, sokaklarda, ana caddelerde yürüyorum. acıyan, meraklı, korkmuş bakışlar arasından geçiyorum. fısıldıyorlar: “neden bırakmış yüzünü?” fısıldıyorlar: “belki de parasızlıktan satmıştır, baksana, kıyafetleri bile yok.” kimilerinin yanından geçiyorum, fark etmemiş gibi yapıyorlar. dokunuyorum, gözlerine, omuzlarına, dudaklarına, en çok da zihinlerine. ama görmüyorlar. gidiyorum. nereye gittiğimin önemi yok, zira durmayacağım. şehirler geçecek, ülkeler, dünyalar. insanların özgürlük şarkıları giydiği zamana dek…

les amours imaginaires

Nicolas

gecenin bir vakti, “aha eros’u bulduk” dedirten Kanada yapımı bir filmdir kendisi. yukarıda gördüğünüz eleman,filmi izleyenler zaten biliyorlardır Nicolas oluyor, gerçek adıyla Niels Schneider, kısaca eros. bir insan bu kadar mı güzel olur? ehm, neyse. “mantığın ötesindeki tek gerçek aşktır.” alıntısıyla başlayan film, homoseksüelite, cinsellik, aşk ve benzeri konuları Fransız romantizmi ve estetik anlayışıyla harmanlayarak mükemmel bir biçimde sunuyor. tadından yenmez, o derece. filmin tek kusuru 95 dakika olması, bir doksan beş dakika daha olsa izlenir hani. makyajlar, kıyafetler, çekimler, renkler o kadar şahane ki, bakmaya doyamıyorsunuz. gecenin bir körü şu filmi izlemiş olan bizim tek dileğimiz rüyamıza Nicolas’nın girmesiydi mesela.

sıkıldım, hangi filmi izleyeyim gibi bir sorununuz varsa tercihinizi les amours imaginaires’den yana kullanmanızı tavsiye ediyorum. harbi güzel lan.

Let me be a point on planet Earth. Then the reality is a vector on the planet. My mind is the direction of tangent line. Here, my existence is a variable point.

ayrıca bkz: Calculus 2 dersini anlama/algılama şekilleri.

macaron denen arkadaşla dün tanıştım. vitrinden sarı ve yeşil renkleriyle sevimli sevimli sırıtıyorlardı, kim o görüntüye hayır diyebilir ki? zaten o an itibariyle tatlı krizinde olan ben atladım tabii. “küçücük şeyden ne kadar kalori alabilirim ki” düşüncesinin (belki de yanılgısının demeliyim) etkisiyle, neyse ki kendime hakim olmayı başararak iki renginden de birer tane aldım. bir tanesi çikolatalı, diğeri çilekliydi. üç kişilik deneme kurulunun ortak kararı göre çileklinin çikolatalısından daha iyi olduğuna dair. ancak eklemeliyim ki boyutuna aldanmamak lazım, iki tanesi bile yetiyor, zira gereğinden fazla tatlılar. hele de aromalı lattenin yanına eşlik eder diye düşünürseniz kesinlikle yanılıyorsunuz. mümkün olduğu kadar acı bir kahve, yahut şekersiz çayın yanına oldukça iyi gideceklerine şüphem yok.

Senin o çok değerli dileklerine göre, madem ki acı çekmeyeceğiz, herkesin ulaşmak için bunca çaba gösterdiği bu ülkü, bu erdem neye dayanacak?

(via bloodybathory)

“This is your life, and it’s ending one minute at a time”

hep bir şeyleri açıklama ihtiyacı hissettim. saçma sapan bir mükemmeliyetçiliğim oldu, sırf kendime inat nokta koyduktan sonra büyük harfle başlamıyorum şimdi mesela. oysa mükemmeliyetçi birinin mükemmel bir hayatı olması gerekir, en azından düşününce, öncelikle mükemmelleştirmek istediği kendi hayatı olmalı. kendimi yeterince önemsemememden kaynaklanan bir şey olsa gerek, hiçbir zaman hayatımı rayına oturtabildiğime inanmadım. oturmadı da. çabalamadım. nedendir bilinmez. şunu yazarken bile açıklama ihtiyacı hissettim hep. bir şeyler olsun ben açıklayayım. açıkladıkça daha çok yanıldım, yanıldıkça aptallaştım. ‘bırak dağınık kalsın’ felsefesini uygulayabildiğim tek yer odam oldu, hâliyle pek yardımı dokunmadı bunun. aptallaştım. hayatımın ellerimden kayıp gittiğini ve tam tabiriyle hiçbir bok yapamadığımı açıkça görebiliyorum şimdi. bir şeylere başlamak için hep ya çok erken ya da çok geçti.

uçurumlar hayal ettim hep, aşağıda ne olduğunu kestiremeyeceğiniz kadar derin uçurumlar. tüm insanları, herkesi, her şeyi içine alabilecek uçurumlar. Nietzsche gibi, uçurumun gözlerine bakıp kendimi göremedim, sadece kayboldum içlerinde. sorunsuz, sonsuz bir hayalden daha öte ne olabilirdi ki? uçurumlardı benim hayallerim. beni, hayatımı, düşüncelerimi yutan, zapt eden uçurumlar. öyle ki, kimi zaman ben olduğumu unuttum. bambaşka kişiliklerde yeniden hayat bulabilirmişim gibi saçma sapan yanılgılarda tekrar tekrar kayboldum.

öyle müthiş depresif bir insan falan değilim, farkındayım buraya saçmaladıklarım beni ziyadesiyle öyle gösterdi. oysa öyle gülerim eğlenirim falan. herkes, aman ne güleç, ne mutlu der arkamdan. otobüste tanıştığım ‘tek kullanımlık’ yol arkadaşım da dahil buna. aman hep neşeli ol. n’apayım? kendi içimde karmaşık olabilirim ama bu daima ağlamamı gerektirmez. tabii gülmemi de gerektirmez aslında da, ben gülmeyi seçiyorum, pikaçu bu seferlik kalsın. sanki sorunum yokmuş gibi davranma alanında uzmanlaşmam emoların türemesiyle doğrudan alakalıdır elbette. tabii arada sabrım taşmıyor değil. hele de regl dönemlerimde sulu gözlü, çikolata tüketen bir yaratığa dönüştüğümü inkâr edemeyeceğim. evet, hâlâ şapkalı a kullanıyorum ben. acı yok.

“the biggest fool that ever hit the big time, all i gotta do is act naturally”